ATATÜRK’ÜN ENDERUN ve TOPKAPI SARAYI ZİYARETLERİ
Topkapı Sarayı ne zaman müze oldu?
Topkapı Sarayını müzeye dönüştürürken envanter sayımı nasıl yapıldı?
Topkapı Sarayındaki tüm eşyanın kısa sürede tasnif edilip sergilenmesi mümkün müydü?
Topkapı Sarayı ve Enderunun halkın ziyaretine açılan ilk bölümleri hangileridir?
Enderun Hazinesi halkın ziyaretine nasıl açıldı?
Enderunun ziyaretine açılan bölümlerde düzenleme nasıl yapıldı?
Enderun Seferli Koğuşu’nun düzenlenmesinde yabancı uzmanların katkıları nelerdir?
Ankara’ya gönderilen murassa mücevharatın akıbeti ne oldu? Atatürk Enderun Hazinesinden hangi değerli müze nesnesi ile ilgilendi?
Atatürk Enderun’u ne zaman ziyaret etti?
Atatürk Hırka-i Saadet Dairesinde Sancak-ı Şerif hakkında hangi tespitlerde bulundu?
Atatürk Hırka-i Şerif sandığından çıkan eşyalar hakkında hangi değerlendirmelerde bulundu?
Hırka-i Şerif Atatürk’ün ziyaretinde kime giydirildi?
Atatürk Topkapı Sarayından hangi çadırları inceledi, hangilerinin Yalova’ya gönderilmesini istedi?
Atatürk Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe Sarayının konumları hakkında nasıl bir değerlendirme yaptı?
Atatürk Topkapı Sarayı’ndaki tablolardan en çok hangi padişahın tablosuyla ilgilendi?
Atatürk padişah tabloları hakkında eleştiri yapan başyavere ne tepki gösterdi?
Maarif Vekaletinin sergilenmesini engellediği Enderun ve Saray eşyalarından hangileri Atatürk’ün emriyle halkın ziyaretine açıldı?
Atatürk, Fatih Sultan Mehmet’in sorgucu ve “Gazi” ünvanı ile ilgili ne söyledi?
Hazine ve Harem dairelerini gezen Atatürk, harem hakkında neler söyledi?
Enderun kitaplığındaki haritalar hakkında Atatürk’e hangi bilgiler verildi?
Piri Reis’in haritasının yayımlanmasını kim istedi?
Atatürk, Topkapı Sarayı’ndaki hükümdar eşyalarından en çok hangilerini beğendi?
Atatürk’ün Topkapı Sarayı hakkındaki intibaları nelerdir?
ve daha pekçok sorunun cevabını bu yazının içeriğinde bulacaksınız…
İşte bu sırada Cumhuriyet ilân edildiğinden 1924 senesinde beş asırlık tarih yuvası olan Topkapı Sarayı da müze haline konulmak üzere Arkeoloji Müzesine bağlandı. Bu meçhul bir âlemdi. 0 vakte kadar sarayın başında hazine kethüdası unvanıyle Hazinei Hassada birçok vazifeler görmüş olan Mehmed Refik Bey bulunuyordu. Müze olunca unvanı (Hazine Müdürlügü)ne tahvil edildi.Diğer memurlar eski Saray unvanlarını taşıyorlardı. Yüz kişiden fazla bir kadrosu vardı Birçoğu sarayda büyümüf eski an’ane ve adetlere bağlı kimselerdi. Aralarında dilsizler, hadım ağalar, Çinliler ve türlü türlü kimseler bulunuyordu. Bunlar müzeyi nasıl kurarlardı. Halil Bey’in Topkapı Sarayına karşı büyük bir alâkası vardı. Müdür Refik beyle eski bir hukuku olduğundan hürmetkârdı. Müze haline konulması için beni de vazifelendirdi. İlerde bir nebze temas edeceğim vşçhile bir umman halinde olan, birçok yerleri cidden harebe halinde bulunan,bu muazzam varlık himmet istiyordu.Hazine eşyası Anadoluda bulunuyordu.
***
Maliye Vekâleti ilk iş olarak bütün sarayların eşyasını tesbıt ettirmek üzere komisyonlar teşekkül etti. Bu meyanda Maliye Nakid İşleri Sabık Müdürü Faruk Bey’in riyasetinde Divanı Muhasebat mümeyizlerinden Ali Cemal ve Süreyya Beylerden müteşekkil bir komisyon da bir kâtıbie beraber Topkapı Sarayında işe başladı. Ellerindeki talimatname de cidden garib idi. Bütün odalara birer numara verilecek ve her odada bulunan eşya görüşlerine nazaran tasnif edilerek kaydolunacak, eşyayada numaralar konulacak. Bu numarataj da şöylece cereyan ediyordu. Meselâ bir vazo ise kulpuna bir telgeçirılmekte buna mukavva etiket asılmakta ve kurşun mühürle de rabt edilmekte idi.
Fakat on iki gümüş kaşık kaydolunursa bunların hepsi bir araya bağlanarak numaralanmakta idi. Gümüş ve altun eşya ayrıca tartılmakta idi. Eğer numara asılamayacak tabak ve emsâlı ise kâğıt etiket yapıştırılıyordu. Mamafih sonraları komisyon mukavva, etiket ve kurşun tedarik edemediğinden her cinsi eşyaya kâğıt etiket yapıştırmağa başladı ki bilhassa kumaşlar ve silahlar üzerindeki bu etiketler kısa zamanda bozuldu, okunmaz oldu veya düştü. Tasnife gelince bir tasnif yapılmıyordu, yapılması da kolay bir iş değildi. Bilfarz mevcud tabaklar, boy boy tasnif edilmekte, mavi beyaz şu kutuda 80 adet tabak deniliyordu. İçinde pek kıymetli Çin tabağı olduğu gibi, bir takım adî tabaklar da bulunuyordu. Başlangıçta Halil Bey müze namına bu komisyonda benim bulunmaklığımı uygun gördü. Fakat bu tahrir şekli müze mevzuu ile ve İlmî bir şekilde olmadığından teşriki mesaîye imkân olmadı. Tavsifde saray memurları ne malûmat verirlerse bunu da kayda geçiriyorlardı. Hatta talimatname tahrir sonuna kadar odaların mühür altına alınmasını belirttiğinden birgün bir maliye müfettişi geldi, müdirıyet dairesi de dahil olmak üzere tekmil odaları mühürledi.
***
Senelerce sürecek olan bu kayıt esnasında her yerin mühürlü kalması ile eşyanın ne hâle geleceğini, zaten her tarafı harab bir binanın ne olacağını müfettişe bizzat Halil Bey anlatmak istedi ise de tesir etmedi. Mamafih bu husus Vali Haydar Beye anlatıldı ve formalitede ufak tadiller yaptırıldı. Elhasıl bu acayib tahrir üç sene devam etti. Mamafih maliye de komisyona yevmiye vermekten usandığından işin kısa kesilmesini tavsiye ediyordu. Zaten komisyon reisliğine de Topçu Binbaşılığından mutekaid Vehbi Bey isminde bir zat getirilmişti. Artık tahrir Allaha emanet bir hal almıştı. Meselâ eski arşiv malzemesinin torbalarının üzerine komisyonun bir mührü basılıyor ve bir numara veriliyordu.
***
Vaziyet belirdi. Topkapı Sarayı Müzesi için Arkeoloji Müzesine tahsisat geldi. Basit bazı tamirler yapılarak ilk defa Kubbe Altı, Arz Odası, Sofa Köşkü, Mustafa Paşa Köşkü, Bağdat Köşkü, halka açıldı. Bir müddet sonra buna Kızlar Ağası Dairesi de ilâve edildi. Nihayet Maarif Vekâletinden 13.000 liralık bir tamir parası geldi. Bu sırada Halil Bey Avrupa’da tedavide bulunduğundan ben vekâlet ediyordum, Allah rahmet eylesin, Mimar Zühtü Beyle başbaşa verdik, evvelâ Harem’deki akıntıları kesmeye çalıştık. Kubbe Altında esaslı tamir ler yaptık, perişan halde olan Ak Ağalar Camiini kurtardık. Baltacılar dairesinde de akıntılara karşı tedbirler alındı.
***
Elhasıl bu eşyanın gelmesi hakkındaki muhabere uzadıkça uzuyordu. Nihayet Halil Bey ortaya bir söz attı. Senelerden beri bu eserler sandıklarda olduğundan rutubetten havasızlıktan bozulup mahvolabilir; temizlenmesi ve bakımı lâzımdır.
Buna mukabil onar sadıklık partiler galinde gönderilmesi, bunların bakımı yapılarak iadesinden sonra 10 sandık daha gönderilmesi yolunda bir karar çıktı. Tabiî bu, maksadı tatmin etmiyordu. Bu sayede hazine eşyası geldi.
Hazine binası da Sultan Reşat zamanında tamir ettirilmiş olduğundan ancak eski dolaplardan istifade edilerek hazine birinci salonu saltanat devri esaslarına göre yine eski haliyle yani, ne devir aranılarak ne de eşya ve eserlerin hangi hükümdara ait olduğu düşünülmeyerek Halil Ethem Beyin nezaretinde saray memurları tarafından teşhire açıldı.
***
İkinci salon da ufak tadillerle tanzim edildi. Bunda ne İlmî bir esas ve hatta ne de bir zevk vardı. Herhangi bir hükümdarın mankene iç elbiseleri konuyor, üstüne kaftanı geçirilerek hepsi örtülüyordu. Fakat bazen alttakiler, bazen üsttekiler o hükümdara ait değildi. Sorguçlar, hançerler de öyleydi. Yine yer ve dolaplar müsait olmadığından elmaslı bir beşik bir dolabın alt gözüne konmuştu. Emsalsiz İncil, zümrütlü bir taht örtüsü de bir dolabın arkasına fon olarak kullanılmış, önüne san’at ve kıymeti değeri pek az olan gümüş vazolar dizilmişti.
***
Sultan Reşat zamanında Seferli Koğuşu binasında tadiller ve tamirler yaptırılarak burada Mısırlı Ali başhempa’ya tasnif ettirilen Çin Porselenleri teşhir edilmişti. Halil Bey bunu daha iyi bir şekildf teşhir ve tasnif için Dresden Müzesi Müdürü Zimmerman’ı celp etti. Depodaki eşyayı da tetkik ederek ilk tasnifini yaptı. Bunları da Arkeoloji Müzesi muhafızlarından Makrıdi Bey teşhire koydu.
***
Büyük zümrütün hakiki olup olmadığı hakkında Fransız mütehassısı Ankara’ya tekrar davet edildi. Refik beyin huzurunda ufak bir parça kırılarak analiz için Fransa’ya gönderildi. Bizim o vakit öğrendiğimize göre hakiki zümrüt olduğu tebeyyün etmişti. Halbuki son senelerde Maliye Vekaleti ile bir temasta bu husustan haberdar olmadıklarım öğrendim.
Konan kıymetler:
Müzeler idaresirapor verilmiyordu. Halil Bey de bazı notlar vardı.
Gene Halil Bey’de Maliye Nezaretine vermişlerdi.
Kıymetleri düşülmek için türlü entrikalar cereyan ettiğini öğreniyorduk. Nitekim Sultan Abdülhamit’in hal’inden sonra Yıldız Sarayından alınan ve Paris’te satılan murassa eşya hakkında da aynı entrika cereyan etmişti.
Elhasıl bu acı ve hazin dava kendi kendine kapandı. Nitekim Atatürk, yanında o vakit İktisat Vekili olan Celal Bayar ile Topkapı Sarayına geldiği bir sırada Hazine’de bulunan zümrütlü hançerlerden birini sormuştu. Ben de eksper Oppenheim’in sözlerini, geçen hadiseleri kısaca anlattım. Bakınız Celal Bey, ne kadar doğru söylüyor, buyurmuşlardı.
Mamafih Ankara’ya giden bu murassa eserler hala gelmemiştir. Tekaüdümden bir müddet evvel cereyan eden hadiseyi ileri de anlatacağım.
***
Hırka-i Saadet dairesinde ve hatta Emanet Hâzinesinde bulunan bir kısım eserlerin tarih ve sanat bakımından değerleri bulunmakla beraber bir kısmının menfaatler temini gayesiyle ve bazen de bilgisizlik yüzünden değersiz ve hatta uydurma eşyanın hükümdarlarla sunulduğunu gördüm. Tabiî bunların üzerinde durulmaksızm bohçalara sarılarak saklandığı anlaşıldı. Mamafih diğdridlnlerde de bu kabil eşyaların hurafata dayanır şekilde saklandığı da malûmdur. Zaten ben müdür olmadan evvel Atatürk Hırka-ı Saadet dairesi Sancağı Şerifini görmek için gelmiş. O tarihte sarây kadro ve ananesi tamamen devam ettiğinden Hırka-ı Saadetin 40 kişilik kodro’su buunmakta idi ki başmemurun huzuru ile salatu selamla sancağı şerif sandukası açılmış yeşil canfes üzerine son devrin karakteri ile ayât işlemeli olan bu eseri Atatürk görünce Hırka-ı Saadet’in sandığını da açtırmak istemiş, memurlar telaşla anahtarı kırmışlar ,bir müddet sonra hırka çıkmış, ve hatta Atatürk’ün yanında bulunan Kâzım Özalp’a giydirilmiş, bunlar hakkında Ata, müsbet bir fikir edinememiş, bu yeni bir şey demiş. Hakikâten Atatürk Sancak’ta aldanmamıştı, işte bu hadiseyi de bildiğim için Hırka-i Saadet dairesinin envanteri yapıldığı sırada ele alınan her eşya üzerinde ayrı ayrı durmakta idim. Bilfarz Hazreti Adem’in nakşı/kademi, diye iki metre büyüklüğünde bir patiska üzerinde bir ayak resmi vardı. Yine bir patiska üzerine güzel nesih ve sülüs ayetlerle yazılmış bir seccade de Hazreti Fatma’ya izâfe olunuyordıı. Mamafih bu meyanda tarih ve san’at yönünden çok kıymetli eserler de vardı.
***
Evvelce söylediğim vechile Atatürk Topkapı Sarayı Müze haline getirildiği sıralarda Hırka-i Saadet dairesini ziyaret etmiş ve Sancak-ı Şerif-i görmüş ve orijinal olmadığını söylemiş olduğunu etraflıca anlatmış idim. Ben müdür olduktan sonra, İstanbul işgal edildiği sıralarda Dikimhanede, İbrahim Paşa Sarayında birçok askeri çadır ve otağlar bulunmakta imiş. Oraya me’mur bulunan mülazım Hakla Efendi isminde vatanperver bir zat bunların bir gün işgal kuvvetleri tarafından alınabileceğini düşünerek Müzeler Müdürü Halil beye müracaat etmiş idi. Verilen karar üzerine muazzam denkler halinde bulunan bu çadır ve otağlar olvakit Şark-ı Kadim Müzesinin salonlarına yığılmıştı. Ne çare ki Harekât-ı Milliye esnasında bu Hakkı Bey Anadoluya gidemeğinden (gittiği için) vazifesinen çıkarılmış olduğundan Halil Bey 300 kuruş maaşla müzeye hademe olarak almıştı (alınmıştı). İşbu çadırlar bir müddet sonra Topkapı Sarayına verildi. Nehayet (sonunda), ben müdür olduktan sonra bunların kayıtları yapılırken ikisini kurdurdum. Nefis eserlerdi, fakat, Halil Bey bu mesaiyi durdurdu. Bir müddet sonra Ştoklayn silahları tasnif etmeye başladığı sırada bu çadırlar üzerinde durdu. Yaşlıca, mutahassıs bir çadırcı ustası buldurmuş, onun da yardımı ile bunlar bir Saray gibi kurulmaya başlanmıştı. Gazeteler bunlardan bahsetti. İşte Atatürk bunu haber alınca bir Pazar günü sabahleyin saray memurlarından birini göndermiş o da müdür muavinine Mahmud II. Devrine ait nefis bir otağın Yalova’ya gönderilmesi lüzumunu söylemiş, ben bundan memnun olmuştum. İşte, bundan kısa bir müddet sonra Şükrü Naili Paşa geldi. Kendisine bu otağların daimi kullanılamayacağını ve zaten bunların birçoğunun muvakkat, merasimler için olduğunu anlattım. Aradan iki gün geçmişti ki, Atatürk geldi. Sözü geçen otağın önünde durdu. Kendisine kumaşlarından, işlemelerine dari hayli izahat verdim. Bugün yüzbin lira verseler bunun yapılamayacağını, çünkü bu işlemelerin kalmadığını, hatta dışında bulunan bezin bile yapılamayacağını, çünkü Çinkarî denilen bu kumaşın vaktiyle Çemberlitaş’ta bulunan bir esnaf teşkilatında büyük kazanlar içine konularak bakır murekkebatıyla impermeable (su geçirmez) hale getirildiğine dair bilgiler edindiğimizi anlattım. Bir müddet sonra bunları değil sanat kıymeti olmayanlardan iki çadır gönderilmesi emri gelince onlardan ikisi gönderilmiş ve bir müddet sonra da müzeye iade olunmuştur.
Bir gün Atatürk Mecidiye Köşkü tarafındaki kapıya teşrif ettiklerini haber verdirler. Bu kapı kapalı bulunduğundan açtırıldı ve Mecidiye Köşküne gidilerek oturdular. Gayet samimi bir surette, bu bina hakkında ve Topkapı Sarayına dair bazı izahat aldılar. Binanın İstanbul’un en hakim ve güzel bir noktasında olduğunu söyleyince terasa çıkılarak etrafı gördükten sonra Dolmabahçe Sarayının yerinin de iyi seçildiğini Boğazı ve Marmarayı çok güzel kucakladığını söylediler. Mecidiye Köşkünün diğer bölümlerinde neler olduğunu sordular. Burası Mabeyn dairesi deyince, bu nasıl kullanılır diye sordular, anlattım. Hazır fırsat gelmişken Mecidiye Köşkü Mabeyn bölümü odalarında bulunan padişah tabloları hakkında bilgi vereyim. Cumhuriyeti müteakip Maarif Vekaleti bir emir verdi. Diğer saray ve köşklerde bulunan Osmanlı hükümdarlarının resimlerinin Topkapı Sarayına nakledilmesi ve hatta keyfiyetin polis müdürüyetine de yazıldığı ilave edilmişti. İşte bu emir üzerine bir çok tablolar Mecidiye Köşkünün mabeyn dairesine nakledildi. Topkapı Sarayında bulunanlar da bunlara ilave edildi. Kronolojiye ve ekollere göre ibtidai bir tasnif yapıldı. Senelerce metruk kalmış ve depolarda harap olmuş bu tablolar Halil Bey’in muvafakatı ve arzusu üzerine bir Alman ressama birkaçı tamir ettirilmişti. İşte Atatürk’e bu tablolar hakkında da kısa bilgiler verilerek resimleri gördüler ve teşrif ettiler. Aradan üç gün geçtikten sonra aynı kapıdan teşrif ettiler. Karşılayınca haydi görelim dediler, içeri girerek tablolar hakkında izahat istediler. Ben de Maarif Vekaleti’nin teşhir edilmemesi hakkında kayıtlar koyduğunu, bu sanat eserlerinin bir neticeye bağlanacağı kanaati uyanmıştı. Bilhassa Fatih’in resimleri üzerinde durdular. Ecnebi ve Türk ressamlarının eserleri hakkında izahat verdim. Ayrı ayrı malumat istediler. Sultan Aziz’in at üzerinde büyük bir tablosu duruyordu, bir yabancı ressamın eseri olduğunu, bu zatın ilk defa Beyoğlu’nda resim atölyesi açtığını ve sonra Türk Sanayi-i Nefise’de hocalık ettiğini anlattığım sırada Başyaver Rusuhi Bey, Paşam burada bu kadar resim var ama hiçbirinin simasında ifade yok demesi üzerine Atatürk birdenbire hiddetlendi, yüzü kızararak var ya! Var ya! Diye bağırdıktan sonra bana dönerek esaslı etüdler yapmışsınız, verdiğiniz malumata teşekkür ederim. Ancak bu mesaiyi kısa zamanda tamamlayarak halka açılmasını buyurdular.
İşte bu irşad üzerine bu eserler Ressam Abdullah Çizgen eliyle iyice temizlenerek resim galerisi açıldı.
Atatürk, yine bir gün Mecidiye Köşkü tarafındaki kapıdan teşrif ettiler. Pek neşeli idiler. Nereyi gezmeyi arzu ettiklerini sordum. Bugün sen nereye götürürsen orayı gezeceğim dedim. O halde evvela Hazine’yi sonra da Harem’i gezelim dedim.
Fakat, parktaki halk da kapıya gelmişti. Zaten sabahları müze kapalı olduğundan tam memuz kadrosu da yoktu. Elhasıl Hazineyi açtım. Yanında ol vakit İktisad Vekili Celal Bayar vardır. Hazineye halk da girsinler buyurdular, fakat orada polis müdürüne Atatürk’ün ziyaretinden sonra bunun mümkün olacağın söyledim.
Hazine salonlarını izahat vererek gezdirirken yukarıda izah ettiğim vechile bir hükümdarın hançerinin kıymetini sordukları sırada bunlara kıymet konamayacağını ve Abdülhalik Renda zamanında yapılan kıymet takdirlerini izah ettim. Celal Bey görüyorsun ne kadar doğru söylüyor buyurdular. Hükümdar sorguçlarından bahsederken bunların hepsinin devirlerini tayinin müşkül olduğunu yalnız birisinin kaydından (Gazi) sorgucu kaydının bulunduğu cihetle Fatih’e izafe ile onun mankenine koyduğumuzu söyleyince o halde O benim buyurdular.
Harem dairesinde mühimce yerleri gezerek Araba Kapısına gelince Atatürk ne kadar karışık daire diyerek teşekkürle ayrıldılar.
Son defa bayan Afet İnan Kütüphanede çalışmak üzere iki zat ile gelmişti. Benimle de bazı mevzular üzerinde konuşurken teşrif ettiler. Kendilerine deri üzerine yapılmış eski bir Anadolu haritasını göstererek izahlarda bulundum.
Bu tarihten sonra kendileriyle karşılaşmam Dolmabahçe Sarayında yapılan sergi esnasında olmuştu.
Gazi Hz. Mecidiye köşkünden başlıyarak hazine ve harem dairelerini ve sarayın muhtelif kısımlarını gördüler. Tarihî odalarla bunların mimarî ve tezyini kıymetlerine ve teşhir edilen resimler, kıyafetler, silâhlar ve diğer eşyaya dair müze müdürü tarafından verilen izahatı dinlediler.
Reisicumhur Hz. gördükleri bu eserler arasında en ziyade Türkün eli, emeği ve zevki ile meydana gelmiş olanlar üzerinde durarak izahat ve malûmat aldılar.
Hükümdarların Onaltıncı Asırda giydikleri miğferleri bilhassa alâkaya lâyık buldular.. Bu miğferlerin bugünkü asker şapkaları gibi önlerinde güneşlik vardı. Ve bugün dahi kullanılabilecek bir biçimde idiler. Onaltıncı Asrın bu güzel ve medenî kasket şekilleri arasında nasıl olup da bilâhare kavuk ve fes giyildiğine insanın hayret edeceği geliyordu.
Zengin ve güzel bir müze halinde bulunan Topkapı sarayından ayrılırken:
«— Çok iyi tanzim edilmiş, teşekkür ederim» deyip memnuniyetlerini açığa vurdular diye bu tarihî günü aksettirmişti.
Atatürk, Topkapı Sarayı Müzesini ziyaretlerinde daima memnuniyetlerini belirtmişlerdir. Türk sanat eserleri arasında bir huzur hissettikleri anlaşılıyordu. Bir defa da kütüphanede eski deri haritalara dair izahat aldılar. Hattâ Hititler ile eski Türk kıyafetleri arasındaki benzerlik mevzuu bahsoldu. Tarih bahsi biter mi? Tarih kadar uçsuz bucaksız bir âlem var mı? İşte Atatürk şimdi bu âlemde, hem de yalnız Türk tarihinde değil, dünya tarihinde şerefli ve ebedî yerini aldı.
Kaynak: Topkapı Sarayı tekayüd müdürü Tahsin Bey