Birinci Dünya Harbi dolayısıyla Konya’ya giden Hazine eşyası İstanbul’a gelmişti. Fakat Sultan Vahdettin’in firarından sonra durum yine karıştığından bunların bu defa Ankara’ya gönderilmesi emrolunmuştu. İlerde belki tekrar temas edeceğim veçhile Arkeoloji Müzesinden birtakım eserler de ilâve olunarak birinci parti Ferhat Bey isminde bir binbaşının nezareti altın­da ve Saray memurlarının refakati ile bir ufak vapura konularak İzmit’e götürüldü. Bu cidden tehlikeli bir ameliyat idi, çünkü İtilâf Devletleri bunu müsadere edebilirdi. Giden eserler miktarı kâfi görülmediğinden ikinci bir parti daha gönderildi. Geyve1de müşkülata uğradı. Nihayet bu eserler Büyük Millet Meclisi arkasın­da bir yere kondu. Başlarında hazine kahyası Refik Bey memurları ile beraber bulunuyordu. Nihayet durum düzeldi fakat hazine eşyasının gönderilmesi uygun görülmüyordu. Çünkü iki fikir vardı. Bir kısmını belki Ankara’da teşhir etmek, bir kısmını da satmak. Bu iki şık da birbirinden beter ve yersizdi. Satmak mevzuuna tekrar avdet edeceğim.

***

Elhasıl bu eşyanın gelmesi hakkındaki muhabere uzadıkça uzuyordu. Nihayet Halil Bey ortaya bir söz attı. Seneler­den beri bu eserler sandıklarda olduğundan rutubetten havasızlıktan bozulup mahvolabilir; temizlenmesi ve bakımı lâzımdır.

Buna mukabil onar sadıklık partiler galinde gönderil­mesi, bunların bakımı yapılarak iadesinden sonra 10 sandık daha gönderilmesi yolunda bir karar çıktı. Tabiî bu, maksadı tatmin etmiyordu. Bu sayede hazine eşyası geldi.

Hazine binası da Sultan Reşat zamanında tamir ettiril­miş olduğundan ancak eski dolaplardan istifade edilerek hazine birinci salonu saltanat devri esaslarına göre yine eski haliyle yani, ne devir aranılarak ne de eşya ve eserlerin hangi hükümdara ait olduğu düşünülmeyerek Halil Ethem Beyin nezaretinde saray memurları tarafın­dan teşhire açıldı.

***

İkinci salon da ufak tadillerle tanzim edildi. Bunda ne İlmî bir esas ve hatta ne de bir zevk vardı. Herhangi bir hükümdarın mankene iç elbiseleri konuyor, üstüne kaftanı geçirilerek hepsi örtülüyordu. Fakat bazen alttakiler, bazen üsttekiler o hükümdara ait değildi. Sorguçlar, hançerler de öyleydi. Yine yer ve dolaplar müsait olmadığından elmaslı bir beşik bir dolabın alt gözüne konmuştu. Emsalsiz İncil, zümrütlü bir taht örtüsü de bir dolabın arkasına fon olarak kullanılmış, önüne san’at ve kıymeti değeri pek az olan gümüş vazolar dizilmişti.

***

Sultan Reşat zamanında Seferli Koğuşu binasında tadiller ve tamirler yaptırılarak burada Mısırlı Ali başhempa’ya tasnif ettirilen Çin Porselenleri teşhir edilmişti. Halil Bey bunu daha iyi bir şekildf teşhir ve tasnif için Dresden Müzesi Müdürü Zimmerman’ı celp etti. Depodaki eşyayı da tetkik ederek ilk tasnifini yaptı. Bunları da Arkeoloji Müzesi muhafızlarından Makrıdi Bey teşhire koydu.

***

İşte bu sırada Hazine eşyasının satılması meselesi canlandı. Çünkü hem ezici bir harpten çıkmış olan memleketin malî müzayakasını izale etmek, hem de kalkınma hamişleri­ni yapmak gayesi vardı. O vaktin maliye nazırı Abdülhalik Renda, Fransa’dan Lenzler isminde bir Fransızı eksper olarak celbetti. Başta Şah İsmail tahtı olmak üzere Sultan Ahmet tahtının zümrütlü askısı murassa hançerler, murassa nişanlar vazolar ve kezalik büyük zümrüt taşlar birer birer müdür Refik Bey’in odasına getirilerek kıymet konu­yordu. Arkasından Oppenheim isminde bir Hollandalı eksper geldi. Bu zat ile teması ben temin ediyordum. Bir gün dedi ki;

…ben Şah İsmail tahtına nasıl kıymet koyarım? Altını, zümrüt, inci ve yakutlarını kırat ve dirhem hesabıyla kıymetlendiriyorum. Halbuki XIV ncü asra ait bu tek eserin bir de san’at kıymeti var ki, bunu ne bilirim ne de kıymet koyma imkânı vardır. Her ne hal ise bilfarz bu eseri, bir deli Amerikalı şahıs veya şirket alsa orada bir şey değildir, ancak bunun yeri burasıdır.

Bu hazin hadiseyi Halil Bey’e anlattım.

Seneler geçtikten sonra Atatürk’e de arz etmiştim. Fakat işin tadı tamamen kaçmıştı. Çin porselenleri de satmak mevzuubahis olmaya başladı. Nihayet İsveç’ten bir eksper daha geldi. Bunun koyduğu kıymetlerle bilhassa Fransız’ın koyduğu kıymetler arasında büyük farklar belirdi. Bir de büyük zümrütün, hakiki zümrüt olmadığı iddiası ortaya atıldı.

Ne hazindir ki hatırımda kaldığına göre Gümüşhane mebusu Ali Bey de bu satışa iştirak etmek üzere yabancılarla temasa girmişti. Halil Bey’le Ankara arasında çetin bir muhabere başladı. Fakat Ankara ısrar etti. Bilhassa bir kısım mücevheratın gönderilmesini tebliğ etti ki bunlar ayrılarak Refik beyin vedaatı ile gönderildi.

Bu mevzua ait yazışmalar ve gönderilen mücevheratın numaralarım ihtiva etmekte olan makbuz elimdedir. Bu kıy­metli taşların konduğu kasanın 3 anahtarı olup, biri maliye vekilinde, diğeri Divanı Muhasebat Reisinde ve üçüncüsü de Refik Beyde idi.

Bu mevzua ait Halil beyin yazılarına karşı Maarif Vekâletinin makastı satmak olmayıp, kıymet koydurmaktan ibaret olduğu yolunda cevaplar vardır.

Halbuki 24/10/1928 günü Hey’eti vekile kararı tarihi kıymeti olmayanların satılmaları ve satışın külçe altın mukabilinde yapılması yolundadır.

Bu esnada Refik Bey Ankara’ya sık sık davet edildiğinden Halil Bey büsbütün sinirlendi. Ve anahtarı geri vermesini teklif etti ki ben buna muarız idim. Çünkü, tamamen Skala kesilmiş oluyordu.

Refik beyin iadeye mecbur olduğu anahtar Şurayı Devlet Reisine verildi. Heyet’i Vekile kararında da belirtildiği veçhile müteaddit guruplar teşekkül etmişti.

Bu esnada Refik Bey Ankara’ya sık sık davet edildiğinden Halil Bey büsbütün sinirlendi. Ve anahtarı geri vermesini teklif etti ki ben buna muarız idim. Çünkü, tamamen alaka kesilmiş oluyordu.

Refik beyin iadeye mecbur olduğu anahtar Şurayı Devlet Reisine verildi. Heyet’i Vekile kararında da belirtildiği veçhile müteaddit guruplar teşekkül etmişti.

Topkapı Sarayı görevlilerinin hatıratından…

Topkapı Sarayı Hazinesinden Günümüze Kalanlar